HAREMEYN'DE YEDİ MECLİS TEK GÜNDEM

Dr. İhsan ŞENOCAK
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Cuma, 26 Ağustos 2011 15:17 İnkişaf

Kadim zamanlardan yakın döneme kadar medreseler İslam şehirlerinin irtibat merkezleri, talebe-i ulum da “gönderilmeye değer olanı” taşıyan ulaklardı. Onlar bazen bir hadisi, bazen de bir râvîyi sormak için yüzlerce kilometre yol kat eder, en uzağı en yakın kılarlardı. Bir kitap Endülüs’te telif edilir daha mürekkebi kuramadan Mısır’a ulaşırdı.

Kitapla bir şehirden bir başkasına ilim, irfan, kültür, sanat, muhabbet ve kardeşlik taşınırdı. Onunla İslam coğrafyasının müşterekleri korunur, onunla ümmet arasındaki muvasalat sağlanırdı.

Kitap eskisi ve yenisiyle İslam coğrafyasının damarlarında dolaşan kandı, candı. Bir vücut için ekmek ve su neyse ümmetin bekası için kitap da aynı önemi haizdi. Bunu fark edenler İslam şehirleri arasına sun’i sınırlar koydular, dillerimize müdahale ettiler, yazdıklarımız ya gümrüklere takıldı ya da yabancı dilde olduğundan anlaşılmaz oldu. Neticede Kahire İstanbul’a, İstanbul Buhâra’ya yabancılaştı.

Gelişen teknolojiye bağlı olarak Batı şehirleri ve üniversiteleri arasında irtibat güçlenirken İslam şehirleri arasında zayıfladı. Emperyalizmin kumanda merkezi ısrarla irtibattaki bu zafiyeti derinleştirdi. Geçen asırda Batı’nın düşünce ve ilim merkezleri ürünlerini günlük paylaşırken İslam coğrafyası bunu aylık hatta yıllık periyotlarla dahi yapamadı. Şam’da neşredilen bir mecmua Ürdün’den öteye geçemedi; Bağdat ve İstanbul kendi sınırları içerisinde yayım yapmaya mahkum edildi. Neşriyat kuşatmasını kısmen de olsa Mısır yarabildi. Bu yüzden Mısır, seslerini geniş kitlelere ulaştırmak isteyen âlimler için çekim merkezi oldu. Suudi Arabistan’da ise bu tür faaliyetler kendi sınırları içerisinde de yoktu.

Suudi Arabistan’ın selefî tasavvuru tahkim etme niyetiyle üniversiteler kurması, ekonomik gücünü kullanarak oralara farklı şehirlerden âlimler davet etmesi bir ara “Harem merkezli yeni bir irtibat merkezi kuruluyor” şeklinde algılandı. Fakat ideolojik baskı beraberinde istibdat da getirdi ve kısa zamanda davet edilen âlimler tasfiye edilip okullar Suudileştirildi. Büyük iddialarla kurulan üniversiteler lise seviyesinde bir eğitime mahkûm edildi.

Tasfiyeye rağmen pek çok âlim Haremeyn’den feyiz-yâb olmak, ayrıca hac ve umre için gelen ulema üzerinden ümmetle irtibat kurmak gayesiyle Hicaz’da kalmayı tercih etti. Muhammed Avvâme, Muhammed Ali Sabunî, Molla Hâtır, Muhammed Said Tantâvî, Seyyid Ömer Geylânî’yi hayatta kalan bu âlim ve davetçilerin en önemlileri olarak sayabiliriz.

İFAM

İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi (İFAM)’nde yoğun bir program dâhilinde İslamî ilimler okuyan kırk kardeşimizle yukarıdaki gayeler çerçevesinde yedi günlük bir umre yaptırdı. Asıl gayeyi ihlal etmeden birkaç âlimi ziyaret etmeyi planladı. Böylece İFAM onlara kendi müfredatını arz edecek, ders takrir menhecini anlatacak, hale tanık olan kardeşlerimiz de ufuklarını onların ufuklarıyla tevhit edip, yeni terkip ve tahlillerde bulunacaklardı.

Sayı fazla olduğundan hocaların bir kısmı konuşma yeri olarak kaldığımız oteli tercih ederken bir kısmı da bizi evinde ağırladı. Her iki halde de meclisler bizim için bir rıhle, onlar için bir sürur kaynağı oldu. Zira ders müfredatımız, takrir menhecimiz ve en üst halkada yer alan kardeşlerimizin seviyesi beklentilerinin bir hayli üzerindeydi.

  • MUHAMMED AVVÂME


Modern zamanda yaşanan tahribata karşı Sünnet’i muhafaza edip, ümmetin sahih bilgiyle irtibatını sürdürebilmek için biri Hindistan’da Diyobendî; diğeri ise Mısır’da müstakil olarak hizmet veren İmam Zâhid Kevserî Dâru’l-Ulûm’u kurulmuştur.

Hindistan’da cihat meydanlarında çok sayıda şehit veren Müslümanlar, 1857 bağımsızlık savaşını da kaybedince geride kalan az sayıda ilim adamını muhafaza edip onlarla büyük İslam inkılâbına önderlik yapacak mütefekkir ulemayı yetiştirebilmek için kadim çizgide yeni medreseler açtılar. 1867’de Sehâranpur’a bağlı Diyobend kasabasında kurulan medrese zamanla öyle bir derinlik kazandı ki Muhammed Enver Şâh Keşmîrî (v. 1934), Eşref Ali Tânevî (v. 1943), Şebbîr Osmanî (v. 1949), Muhammed İdris Kandehlevî (v. 1974), Zafer Osman Tânevî (v. 1974), Muhammed Yusuf Bennûrî (v. 1977) gibi son iki asrın en büyük muhaddislerini çıkardı. Muhammed Reşit Rıza farklı bir çizgiyi temsil etmesine rağmen Hindistan gezisinde Diyobend Medresesi’nde gördüğü manzara karşısında duygularını “Burası ‘Ezheru’l-Hind/Hindistan’ın Ezheri’dir” şeklinde ifade etmekten kendini alamadı.

Kendilerini amelde Hanefî, akidede Eş’arî, meşrepte sûfî, fikirde Veliyyullâhî, nisbette ise Diyobendî kabul eden Dâru’l-Ulûm Diyobend medresesi etraflı hadis tedrisatıyla İslamî disiplinlerin ümmetin sorunlarını çözecek ve İslam’ı kuşatan siyasi, ictimai ve fikri ablukayı yaracak şekil ve içerikte hem okuttu hem de eserler telif etti.[1]

Muhammed Avvâme Merhum Abdülfettah Ebû Gudde yoluyla İmam Kevserî’ye; Habîbürrahmân el-Azamî, Muhammed Zekeriyyâ el-Kandehlevî, Muhammed Abdürreşîd en-Nü’mânî ile de Hind ulemasına varis oldu. Ümmetin iki damarını istidadı nispetinde tevhit etti. Diyobendîler’in kendilerini tarif ettiği kimlik çerçevesinde yeniden var oluşa katkıda bulunacak pek çok eser telif etti, öğrenci yetiştirdi.

Çok sayıda öğrenci yetiştiren Avvâme yıllar önce verdiği icazetle bizi de öğrencileri arasına almıştı. Aramızda bu cihetle müesses bir rabıta olmasına rağmen rahatsız etme endişesiyle kendisini ziyaret etmeden, “Bir ihtifal vesile olsa da cemaat içerisinde meşgul etmeden görüşsem.” temennisiyle zaman zaman Medine’den ayrılmışımdır. Muhterem Hocam Mehmet Savaş’ı da aynı duygunun etkisiyle bir defa dahi evinde ziyaret etmedim. Her bayramda hayır duasını alabilmek için ararken de hala aynı endişeleri en derin anlamda yaşarım.

Üstat Avvâme iki farklı ihtifal meselesiyle İstanbul’a geldiğinde bizi de çağırdılar. Yukarıdaki ifadelerin sahibi olarak icabet etmem gerekirken birincisinde bir komisyonda görevli olmam hasebiyle, ikincisinde ise bir takım özel manilerden dolayı katılamadım. Bunları da, hem davet, hem mâniayı izale makamında olan şahsa ilettim. Ne var ki bu durum farklı bir şekle inkılâp edip Üstat Avvâme’nin çevresine, onun riyasetindeki bir ihtifali engellediğim ya da engellemek istediğim şeklinde aktarıldı.

… … …

Üstat bir ikindi sonrası oğlu Dr. Muhittin Avvâme ile birlikte ikamet ettiğimiz otele geldi, toplantı salonunda İFAM öğrencilerine “İlim Talebesine Hitabe” başlığı altında ifade edilebilecek bir konuşma akdetti. Kardeşlerimin çözümlemesini yapacağı konuşmadan kafa arşivimde kalan satırları bütün ilim talebelerine faydası olur gayesiyle belli bir tasarrufa tabi tutarak şu şekilde hulasa etmek mümkündür:

Kardeşlerim! İlmi çalışmalarda muvaffakiyet, ameliyelerin bir nizam, bir menhec dâhilinde olmasıyla mümkündür. Mesela sizler iki grup halinde bir çalışma yürütseniz, birinci grup bu çalışmayı bir yöntem dâhilinde yapsa, buna göre kitap yazsa diğeri ise çalışmaya dilediği gibi başlasa, bir plan dâhilinde yürümese bunlardan hangisi daha düzenli ve metodolojik olacaktır? Elbette birincisi. O halde ilmi çalışmada nizam ve menhec esas meseledir. Bu; yazıda, ilimde, sanatta hâsılı hayatın her alanında böyledir.

İlim talebesi müesses bir menhece tabi olmalı ve onun dâhilinde hareket etmelidir. Bunu kendisi yapabileceği gibi onun adına üstatları da yapabilir.

Menhecin öneminden dolayı sizlere onun bazı esaslarından bahsedeceğim:

40 yıldır talebelerime şunu söylerim: Asıl mesele bir kitabı bitirmek değil, menhecin inceliklerini kavramaktır.

Müesses bir menhec dairesinde hareket eden ilim talebesinin öncelikleri vardır. Bunlardan birincisi ihlâstır. İhlâsı önce aklımıza sonra hayatımıza hâkim kılmalı ardından da insanlara telkin etmeliyiz. Yani önce kendimiz “olmalı” daha sonra ise insanları “olmaya” davet etmeliyiz.

İkinci önceliği ise cemiyetteki; ümmet içindeki yerini bilmesidir. Sen Allah Resulü (Sallallâhü aleyhi ve sellem)’in varisisin. Bu, O’nun ilmine verasettir. Zira Nebiler miras olarak dinar ve dirhem değil ilim bıraktılar.

Kendine, “Neden varsın, hangi gayeye mebnisin, önceliklerin nelerdir?” gibi soruları sorar, cevaplarını da verebilirse cemiyet içerisindeki konumunu hakkıyla takdir eder böylece büyük sefere hazırlanmış olursun.

10–15 yıl okur sonra mezun olursun, insanlar çözüm ve çare için sana gelirler. Tahsil hayatının sonunda onlar için çözüm ve çare mercii olursun. Sen bunun için varsın. Sen tacir veya bakkal değilsin. Çünkü sen Allah’ın şeriatını temsil ediyorsun.

Polis olsan, asker olsan makamını korumaya riayet eder; müesses nizamı ihlal edecek şeylere izin vermezsin. Âlim de şeriatı temsil etmektedir. O halde o da bir asker hassasiyetiyle mukeddesata muhafız olmalı, vazifesinin gereğini yapmalıdır.

İlim talebesi müftîdir. İftâ, ilk olarak Cenâb-ı Hakk’a ait bir makamdır. Zira ilk müftî O’dur. Nitekim Ayet-i Kerime’de,يَسْتَفْتُونَكَ، قُلِ اللّٰهُ يُفْتِيكُمْ فِى الْكَلَالَةِ “Sana fetva soruyorlar. De ki Allah kelale hakkında size fetva veriyor…”[2] buyurmaktadır. Sen O’nun halifesisin. Fetva verirken sanki şöyle diyorsun: “Allah Teâlâ sana benim lisanımla şunu şöyle yapmanı emrediyor.”

Ey İlim Talebesi! Sen Allah ve Resulü’nün halifesisin. Bundan daha büyük bir şeref, izzet var mıdır? Bu noktaya ulaştıktan sonra onu terk etmeyle yaşanacak hüsrandan daha büyük bir hüsran olabilir mi? O halde sahip olduklarını kaybetme.

Bizim meselemiz ilkokul, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora gibi tahsil mertebelerini aşıp bir makama gelmek değildir. Nedir asıl mesele? Dünya’da rahat yaşamak, keyif almak mı? Hayır, hayır! Bunların hiçbiri değil. İlim talebesinin asıl meselesi İslam sancağını taşımaktır.

Bu yolda önceliklerimiz Peygamberlerin ve Efendimiz (sallevâtullâhi alâ nebiyyinâ ve aleyhim ecmaîn)’in öncelikleridir. Biz onlara iktidâ ederiz.

Gayemiz Allah Resulü’nün, “İnsanoğlunu bu dünyada kurtarmak ve ahirette de saadete erdirmek” şeklinde ifade edilebilecek gayesiyle ayniyet arz etmelidir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yolunda, O’nun tecrübesini esas alarak yürümeliyiz. Allah Resulü’nün menheci O’ndan sahabeye, sahabeden de tâbiûna intikal etmiştir. Biz bunu seleften devraldık, bizden sonrakilere de aynı şekilde telkin edeceğiz. Bunu önce yaşamak için alırız ve ikinci adımda çevremize aktarırız.

Allah Resulü (Sallallâhü aleyhi ve sellem) bizlere neyi telkin eder? O bize ahlakîliği emreder. Ruhemâ ve muhsin olmayı telkin eder.

Nebevî emir gereği her şeye karşı muhsin olmalıyız. O kadar ki yiyeceğimiz bir hayvanı boğazlarken, bir haşereyi, bir kertenkeleyi öldürürken dahi muhsin olmalı, her şeyi en güzel surette yapmalıyız.

İlim ancak daimi bir sefer halinde tahsil edilebilir. Uzun bir sefer için hazırlanan yolcu nasıl yanına iklime ve şartlara göre elbise ve azık alırsa, ilim yolcuları (rahhâl) da muvaffak olabilmek için belli hazırlıkları yapmalıdır. Onun azığı ezberlediği metinlerdir.

Kur’an-ı Kerim en önemli azıktır. O her meselede ilk başvuracağımız ilim menbaıdır. Avâm da Kur’an-ı Kerim’i ezberler. Fakat o, bunu ya şerefinden dolayı ya da teberrük olsun diye yapar. İlim talebesi ise hem bunun için hem de Kur’an-ı Kerim ilmî bir azık olduğundan onu ezberler. Ona bir şey sorulduğunda ilk olarak ona müracaat eder. Fıkhî, kelâmî meselelerin ilk mercii odur. Hatta nahvî ve sarfî konular için de kaynaktır. Mesela bir kelimenin vezninde حرِص mi حرَص mi şeklinde tereddüt etseniz ayete müracaat ederولو حرَصتم den hareketle ayne’l-fiilinin fetha olduğunu anlarsınız. Bu çok basit bir örnektir.

Kur’an-ı Kerim aynı zamanda Allah Resulü’nün ahlakıdır. O, sünnete ittibâ’ edecekler için tükenmeyen bir hazinedir.

İlim talebesinin ikinci azığı Allah Resulü (sallallâhü aleyhi ve selem)’nün sünnetidir. O, zaman zaman sünnete Kur’an-ı Kerim’den daha fazla ihtiyaç duyar. Zira cüz’î hükümler onda daha fazladır.

Kur’an-ı Kerim gibi sünneti de ezberleyin. En azından Riyâzu’s-Sâlihîn’i ezberleyin. Bu en alt sınırdır. Tecrîd-i Sarîh’i okuduğunuzu öğrenince çok sevindim. Fakat şunu bilmenizi isterim ki Riyâzu’s-Sâlihîn’den istifadeniz Tecrit’ten daha fazladır. Zira onda hayatın tamamını kuşatan konular vardır. Ayrıca o ilim talebesini olduğu gibi avâmı da kapsayan hadisleri ihtiva eder. Tecrit’te sadece Buhârî hadisleri vardır; Riyâzu’s-Salihîn’de ise hem usûl-i sitteden hem de bunlar dışındaki diğer hadis mecmularından sahih hadisler mevcuttur. Bunun için hepinize Nevevî’nin bu eserini ezberlemeyi tavsiye ederim.

Okuduğumuz her ilimde bir metin ezberleyiniz. Mesela İbn Akîl okuyorsunuz. Elif―nûn maddesi nerede kesra, nerede fetha olur veya nerede her iki durum da caizdir? Bunları teker teker akılda tutmanız, saymanız zordur. Fakat İbn Malik’in “Elfiyye”sini ezberlediyseniz beyitlerden hareketle ne, nerede nasıl olmalıdır hemen hatırlarsınız. Bu yüzden Meşâyıh şöyle der:إذا حفظنا المتون جمعنا الفنون”. Buna göre İslami disiplinlere vakıf olmak ancak onlara dair kaleme alınan metinleri ezberlemekle mümkündür.

Metinleri ezberlediğimiz gibi muhafaza da etmeliyiz. Bazı âlimler metin kitaplarından müteşekkil günlük virdler belirlemiş, seksen yaşında bile onlara devam etmiş, her gün belli metinleri tekrar etmişlerdir.

İlim talebesi sadece ezberlediği metinlerle de iktifa etmemeli, sürekli araştırmalı, mutâlaa ve müzâkere etmelidir. Bu noktada diğergâm olmalısınız. Ebu Yusuf (rahimehullâh)’ın ifade ettiği gibi, “İlme bütün varlığını vermezsen, o sana cüzünü vermez.”

Selefe iktida edin, fenâ fi’l-ilim ve amel olun sonra da bu hali ebedileştirin. Akranları gibi Ebû Yusuf, Muhammed b. Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl (rahmetullahi aleyhim) da son nefeslerine kadar ilimle meşgul olmuştur. Onlar son nefeslerini ilm-i mesail müzakere ederken verdiler. Ebû Yusuf vefatından birkaç dakika önce kendisini ziyarete gelen öğrencisi İbrahim b. el-Cerrah’a “remy-i cimâr” ile alakalı soru sormuş, İbrahim “Bu durumda mı ders işleyelim?” dediğinde “Evet, belki çözdüğümüz mesele birisinin kurtuluşuna sebep olur.” demiştir.

İmam Muhammed de vefat ettikten sonra birileri tarafından rüyada görülmüş, kendisine, ölümün acısı sorulduğunda, “Sekârat-ı mevtte mükâteb köle meselesi ile meşgul oluyordum. Bu yüzden ölümün acısını hissedemedim.” demiştir.

İmam Ebû Hatîm er-Râzî (radiyallahu anh) ile oğlu İbn Ebî Hatim hadis uleması nezdinde soru cevapla meşhurdurlar. Oğul sorar, baba cevaplar daha sonra oğul dinlediklerini tedvin ederdi. Bu durum Ebû Hatîm’in sekerâtına kadar devam etmiştir. İbn Ebî Hatîm babasının ahirete irtihaline dakikalar kala ona sormaktan vazgeçmemiş baba da bunu yadırgamamıştır. Nitekim İbn Ebî Hatim babasına sekerâtında, “Ukbe” Allah Resulü’nü görmüş müdür?” diye sormuş, konuşmaya mecali kalmayan babası da kısık sesle “lâ/hayır” cevabını vermiştir. Gördüğünüz gibi baba, oğluna bu halde soru sorulur mu diye kızmıyor, oğul da bundan vazgeçmiyor. Zira her ikisi de biliyor ki sorulmayan ve cevaplanmayan bu konu ebediyen meçhul kalacak.

Vali, tâbiûn döneminin büyük imamı Said b. Müseyyeb’i meydana getirip, üzerindeki elbiseleri çıkartıp kırbaçlarken öğrencisi Katâde gelir ve ona soru sorar. Said b. Müseyyeb sırtından kan akarken Katâde’nin sorularına cevap verir. Birbirlerini yadırgamazlar. Zira her ikisi de ilmin Said’le kabre gideceğinden haberdardırlar.

Aynı durum İmam Serahsî için de söz konusudur. Onu da kuyuya attılar. Eslafı gibi o da bu halde ilmi faaliyetten imtina etmedi. Her gün öğrencileri kuyunun başına gelip oturdu, o kuyunun dibinden onlara imla yoluyla 30 ciltten müteşekkil Mebsût’u yazdırdı. Usûl’ü de aynı yöntemle telif edildi. Siyer’i de orda şerh etmeye başladı. Bir buçuk cildini içerde diğerlerini ise dışarıda telif etti.

O büyük imamların öğrencileri için, “Hocalarına karşı gaddardılar, onlara anlayış göstermediler, en zor zamanlarında dahi onları rahat bırakmadılar” diyemeyiz. Bütün mesele kim olduğumuz ve neyi temsil ettiğimiz sorularında mündemiçtir.

Ey İlim Yolcusu! Temsil ettiğin makamın önemini idrak et! Sen Allah Teâlâ’nın halifesi Efendimiz (Sallallâhü aleyhi ve selem)’in varisisin. Bunu idrak ettiğinde bütün her şeyi idrak etmiş olacaksın.

Bu konuşmayı İbn Şihâb ez-Zührî’nin derslerini bitirirken söylediği -her şeyi cami ve havi- şu iki cümlelik dua ile bitirmek istiyorum:

اللهم إني أسالك من كل خير أحاط به علمك في الدنيا و الآخرة و أعوذ بك من كل شر أحاط به علمك في الدنيا و الآخرة

  • HALİL MOLLA HÂTIR[3]

Akşam namazından sonra Prof. Halil Molla Hâtır’ın evine gittik. Bir saat olarak planlanan görüşme yaklaşık dört saat devam etti. Üstat, adımızın “İhsan” olması hasebiyle, kelimenin bir kavram olarak zikredildiği Müslim’in birinci hadisinin (Cibril Hadisi) tamamını okudu. Hoca, “İhsan”ın tarifine gelince, كأنك تراه ifadesindeki ru’yet “basarî” mi yoksa “kalbî”midir? diye sordu. Fiil, bir meful aldığına göre “basarî” olur dedim. Daha sonra da cevabı “Fethu’l-Mülhim’den kafa arşivimde kalan “mükâşefe” ve “murâkabe” hallerinin izahıyla tafsil ettim. Hoca bu tarz bir soruyla zannediyorum, nasıl bir muhatap kitlesine konuştuğunu ölçmek istedi.

Üstat “usül ve furû’da Şâfiyim” diyerek hem vukûfiyetini hem de hassasiyetini tasrih etti. Anlayabildiğim kadarıyla hadisçiliği fakih kimliğinden daha önde duruyor. Zira pek çok konuda “an zahri kalbih” hadisleri başından sonuna kadar okuyor, ricâlde ve vefayâtta da nüktelere işaret edip tasrih edebiliyor.

Üstad’a “Efendim! Hanefîlere ait eserlerde yer alan bazı hadislerin belli bir zümre tarafından “ceffelkalem” reddedilmesi İbn Kutlûbuga’nın arz edeceğim tesbiti çerçevesinde değerlendirildiğinde nasıl bir sonuç ortaya çıkar?” diye sordum ve şunları söyledim: “İbn Kutlûbuga ‘Münyetu’l-Elma’î fî Ma Fate min Tahrîci Ehâdisi’l-Hidâye li’z-Zeyla’î’ adlı eserinin mukaddimesinde özetle şunları söylemektedir: ‘Mütekaddimun fukaha fıkhî meseleleri ve onların hadisten delillerini senetleriyle birlikte imla ederlerdi. Ebû Yusuf’un “el-Harac”ı; İmam” Muhammed’in “el-Asl”ı gibi Tahavî, Hassaf, Ebû Bekr er-Razî ve Kerhî’nin eserlerinde de aynı yöntem takip edilmiştir. Ancak müctehit imamlar dönemini takiben gelen Tahavî gibi fakihler öğrencilerin fıkhî meseleleri daha kolay ezberlemeleri gayesiyle telif ettikleri “muhtasarât” literatüründe yer alan hadisleri senetsiz vermişlerdir. Muhtasar literatürü, dikkate alarak eser telif eden metin ve şerh müellifleri de seleflerine tam itimat ettiklerinden kitaplarında hadisleri senetleri olmadan zikrettiler. Daha sonra gelen ilim talebeleri de müteahhiruna ait bu tarz eserleri okuyup okuttu. Farklı mülahazalar devreye girip Hanefiler’e hadis noktasında mesnetsiz iddialar yöneltilince ulema bu defa metin ve şerhlerin hadislerini tahric etmeye başladı. Bu alanda kaleme alınan en müfid çalışmalardan biri olan Yusuf Zeyla’î’nin “Nasbur’r-Râye”si İmam Merginânî’nin “el-Hidaye”sinde zikrettiği hadisleri tahric eden muhît bir eserdir.”

“Ebû Hanife’nin ‘usûl-u sitte’ müelliflerinden daha önce yaşadığı, ilk dönem Hanefi kitaplarında hadislerin senetleriyle verildiği ve daha sonra onların hazfedildiği, Zeyla’î gibi hadiste imamet makamına ulaşan bir allemenin dahi bazı hadisler için لم أجده/bu hadisi bulamadım’ ya da حديث غريب/bu garib bir hadistir’[4] demesi dikkate alındığında bir ilim adamının çıkıp da bu rivayetlerin aslı yoktur gibi ifadeler kullanması nasıl değerlendirilmelidir? Ayrıca senedinde problem olan bazı hadisler sadece Hanefî imamları tarafından oluşan bir rivayet zinciriyle Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştığından hazif sürecinde dayanaklarını kaybetmiş ve bu yüzden reddediliyor olabilirler. Her ne kadar müteahhirun mütekaddimuna itimat ederek senetleri hazfetmiş olsa da bu rivayetleri nakleden fukahanın icazetleri bir inkıtıya uğramadan Ebû Hanife’ye kadar ulaşmaktadır. Tabakât kitapları da pek çok müellifin kimden, nerede, ne zaman okuduğunu mufassal olarak vermekte, insanlar da onları tezkiye etmektedir. Bu senet sistemine benzer bir durumdur. Dolayısıyla icazeti Ebû Hanife’ye kadar ulaşan “Meşayıh”ın eserlerinde yer alan rivayetler, hadis mecmualarında bulunmadı diye reddedilemez. Yine pek çok fakih hadisi lafzıyla rivayet etmeyi zorunlu bir şart addetmemiş, bazen de birkaç hadisi hulasa ederek vermiştir. Nitekim Zeyla’î de buna لم أجده إلا مفرقا ifadesiyle işaret etmektedir.


Üstat, İmam Zeyla’î’nin eserinin tahric alanında yapılan emsalsiz bir çalışma olduğunu belirttikten sonra şöyle dedi:” Onun, hadisteki yüksek mevkisine rağmen büyük bir tevazu gösterip ‘bu hadisi bulamadım.’ demesi; yeni araştırmacıların “bu hadisin aslı yoktur” ifadesiyle mukayese edildiğinde selefle günümüz insanı arasındaki ilmî dilin edeb ve zerafetini gösterecektir. Selef “bu hadisi bulamadım.” diyerek noksanlığı kendisine nisbet ederken; hadisteki bütün sermayesi birkaç kitap malumatından öteye geçmeyen araştırmacalar da ilmî açıdan ka’bına erişemeyecekleri kudemayı cerh edip kendilerini mutlak otarite olarak göstermektedirler.

Üstat bu açıklamadan sonra sorunun geneline bir muhaddis hassasiyetiyle yaklaşıp “mevcut usûl ve hadis literatüründen başka bir referansı dikkate alamayız.” şeklinde cevap verdi.

Üstad’a, “Efendim! Malumunuz muhaddisler hadis ilmindeki usûl ve esaslarını ‘mustalahu’l-hadîs’ literatüründe; müctehitler de hadisle alakalı kriterlerini fıkıh usulü kitaplarının ‘es-Sünne’ bölümünde telif ettiler. Bu durum kuşaktan kuşağa bu şekilde intikal etti.”

“Mustalahu’l-Hadis kitaplarının müstakil ve müretteb olmaları hasebiyle her mezhebe ait ulema tarafından okutulmaları bunların hadislerin tesbit ve tahlilinde tek merci olarak algılanmalarına yol açtı. Mustalah literatürünün İbn Salah, Nevevî, İbn Hacer (rahimehumullah) gibi müelliflerinin pek çoğunun Şafiî olduğu dikkate alındığında bu usuller esas alınarak Hanefilere ait furu kitaplarını değerlendirilmesi ne kadar ilmi olabilir? Zira mezkür furu literatürü Hanefi fakihlere ait usul kitaplarının “es-Sünne” babında yer alan hadisle alakalı değerlendirmeler esas alınarak telif edilmişti. Bu durumda Hanefî müctehitlerin tesbit ettiği kaidelere göre verilen bir hüküm Şaf’î muhaddislerin belirlediği kaidelere göre yorumlanmış olacak.”

Üstat ulum-u hadis literatürünün esas alınması gerektiğini, bu yapıldığında ise Hanefilerle Şafiler arasında fark olmadığının görüleceğini söyledi. Bu noktada konuyu dolaylı yoldan izah etmek için farklı bir vadiye taşıyıp şöyle bir tasnifte bulundu: “Bazı alimler Ebû Hanife ve ashabının Ebû Hureyre’yi fakih kabul etmediği yönünde iddialarda bulunmuştur. Bu doğru değildir. Zira söz konusu kabul Mutezile’nin etkisinde kalan bazı Hanefi fukahasına aittir.”

Üstat, Ebû Hanife’nin, kesinlikle hadisin bulunduğu yerde kıyasa başvurmadığını fakat sonraki dönem bazı Hanefî fakihlerin Mutezile’nin etkisinde kalarak sahabeyi fakih olan ve olmayan diye ikiye ayırdığını aynı zamanda kıyası da Ebû Hureyre gibi fakih olmadığını söyledikleri sahabenin rivayetine tercih ettiklerini söyledi. Üstat İsa b. Ebân gibi fukahanın sahabeyi fakih ve fakih olmayan diye ikiye ayırmalarının arka planında mutezilî etkinin olduğunu düşünüyor.

Üstad’ın Ebû Hanife hassasiyeti takdire şayan bir durum fakat sonrasındaki ifadelerin kayıtlara muhtaç olduğunu kendilerine arz ettim. Zira İsa b. Ebân’la başlayıp, Debûsî, Pezdevî ve Serahsî (rahimehumullah) ile devam eden söz konusu yaklaşıma göre râvî fakih ise, mutlak manada rivayet ettiği hadis, kıyasa takdim edilir. Fakih olmasa da aynı işlem yapılır. Fakat hadis, bütün kıyaslara aykırı ve re’y kapısını da kapatıyorsa bu durumda kıyas, hadise takdim edilir.

Üstad’a bazı Hanefîlerle mutezile arasında bir ilişki olduğunu düşünmenin şu açılardan doğru olmayacağını arz ettim: “Mutezilî pek çok isim Ebû Hureyre’yi yalancılıkla itham ederken mutekaddimûn Hanefî usulcüler, sahabenin fakih olmayanlarının da adil olduklarını söylemişlerdir. Nitekim İmam Serahsî: “Ebu Hureyre’yi (radiyallahu anh) hafife almaktan Allah Teâlâ’ya sığınırız. Çünkü o, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.” demektedir. Ayrıca İbn Hümam, İbn Nüceym, İbn Abidîn, Kevserî gibi Hanefî usulcüler de Ebû Hanife ve ashabı gibi Ebû Hureyre’yi fakih olarak kabul etmektedir.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki, Üstat tarafından eleştirilen bazı Hanefî usulcülerin kıyası, fakih olmayan bir sahabinin rivayetine tercih etme meyilleri şeriatı ve hadis-i şerifleri hatadan korumak için benimsedikleri bir yöntemdir. Nitekim fakih olmayan bir ravi bazen maksadı anlayamaz ve hata yapabilir. İlgili Hanefîlerin müctehit oldukları dikkate alındığında her iki durumda da onlar me’cûrdurlar. Ayrıca bu görüş İbn Hibban gibi bir muhaddis tarafından da benimsenmiştir.[5]

Üstat yukarıdaki bakış açısının tetimmesi mahiyetinde şunları söyledi: “Hanifelerle Şafiler arasındaki ihtilaflarda Kerhî ve öğrencisi Cessâs gibi mutezilî kimlikli Hanefilerin önemli bir rolü vardır.”

Üstat yukarıdaki ifadeleri söyleyerek, Hatip Bağdadî ve Cüveynî gibi âlimlerin Ebû Hanife tenkitlerinin asıl müsebbibinin Kerhî ve Cessâs çizgisindeki fakihler olduğunu belirtmekte ve tenkidin yönünü de Ebû Hanife’den müteahhirûna çevirmektedir.

Gerek Kerhî gerekse de Cessâs Irak’ta Hanefiliğin baş hocalığını yapmak gibi yüksek bir ilmi payeye sahip iki fakihtir. Mutezilî olmakla itham edilen Kerhî, namazının ve orucunun çok olması, fakr haline sabretmesi, dünya malına karşı iffetli olması gibi hususiyetleriyle maruf bir ilim adamıdır. Temîmî (v. 1010) Hatip Bağdadî’nin onu, mutezilî olmakla itham etmesini şu şekilde hulasa eder: “Hatîb’in taassubu malumdur.”[6]

Ayrıca Cessâs’ı, mutezileyle Hanefî olmayan alimler ilişkilendirmiştir. Mesela Zehebî, eserlerinde i’tizâle meylettiğine dair işaretler olduğunu söyler.[7] Bir hoca en doğru kendisine herkesten daha yakın olan öğrencisi tarafından tanınacağına, Cessâs’ın öğrencilerinden de bu meyanda bir rivayet nakledilmediğine göre bu bir tanımlamadır ve o makamda değerlendirilmelidir.

Cessâs’ın Ehl-i Sünnet’i öven yüzlerce ifadesi yanında sihrin gerçekliğinin,[8] ve Ahiret’te ru’yetullâh’ın[9] olmadığını savunması onun Mutezilî olmasının değil, Mutezile ile birkaç hususta muvafakat içerisinde olduğunun göstergesidir. Cessâs’ın müctehit olduğunu söyleyen fukaha ile aynı görüşte olan İmam Kevserî belli sayıda hatasının olabileceğini belirtmiştir.[10]

Kalkmak için birkaç defa izin istedik, fakat her veda cümlesi yeni bir bahsi açtı, zaman zaman oğluna kitaplar getirtti, ibareleri bazen kendi okudu, bazen de bize okuttu bu süreçte konuşulan yeni meseleler meclisi daha da uzattı. Bizden dolayı yatsı sonrası aile efradıyla akdettiği dersi de iptal etti.

Üstat, yüzün üzerinde telifi olan, talebe-i ulûmun zevkle dinleyip istifade edeceği Şafiî bir muhaddis.

Bu ilim meclisinden kalktığımızda saat 23.00’ü geçiyordu.

 

  • MUHAMMED NEMR el-HATİB

Anne ve baba tarafından seyyid olan Muhammed Nemr yüze yaklaşan yaşı, usulcü, fakih, mütefekkir, mütekellim, müfessir ve mücâhid kimlikleriyle bir istikamet ve irfan abidesi hükmündeydi.

Rahatsızlığından dolayı ancak çok yüksek sesle konuşulması durumunda söylenenleri anlayabilmekteydi. Kendisine cevapları İnkişaf’ta neşredilmek üzere sorular yönelttiğimde şöyle demişti: “Bu soruları on beş yıl önce sormalıydın. Şimdi zihnimi toparlayıp bunlara cevap verecek durumda değilim.” Yine de hocalarından; Muhammed Behît el-Mutiî’ ve Yusuf ed-Dicvî ‘den[11] bahsetmişti. Bir ara sözü İmam Kevserî’ye getirip onun şahsında Devlet-i Aliyye’yi tebcil etmişti. Ardından da, “O dağ gibi sarsılmaz bir allameydi. Tek başına dini muhafazaya malik bir cesarete ve ilme sahipti. Buna rağmen tevazusu ile maruftu; Yusuf ed-Dicvî’nin meclisine gelir, dizüstü hiç sallanmadan otururdu.” demişti.

Muhammed Nemr mücahid-âlim İzzeddin el-Kassâm’ın (1882–1935) yanında Siyonistlere karşı cihada da katılmıştı. Üstat, el-Kassam şehit edildiğinde bizzat tekfini ve teçhiziyle ilgilenmiş, davasına da varis olmuştu. Konuşma esnasında onun adı geçtiğinde hayatında farklı bir yere sahip bir kahramandan bahsettiği nemlenen gözlerinde belli olurdu.

Üstat, el-Kassâm’ın şehadetinden sonra kurduğu teşkilatlar, yazdığı eserler ve yetiştirdiği öğrencilerle âlim, mücahit, kanaat önderi gibi kimliklerle cihada devam etti. Bu süreçte birkaç defa tutuklandı, silahlı saldırıya uğradı. Üstat, Medine’deki evinde bir tutukluk halinden bahsederken öfkesi sesinde zahir bir eda ile şunları söylemişti: “Siyonistler benim de içerisinde olduğum bir âlimler heyetini tutuklayıp zindana koydular. Zindanda bize ayrılan koğuş o kadar dardı ki, ancak ayakta durduğumuz takdirde oda bizi istiâb edebiliyordu. Günler bu şekilde geçti. Hapishane görevlileri tevkif ettikleri ulemaya tuvalet için dahi oda dışına çıkma izni vermiyordu. Çaresizlik içerisinde abdestini tutamayan o büyük âlimler birbirlerinin üzerine bevlettiler. Bunu Siyonist zulme şahit olun diye anlatıyorum.”

Üstâd’ın evinde İslam coğrafyasının her köşesinden ilim ve aksiyon adamları olurdu. Hanesi, babası allame Şeyh Abdüllefettah’ın evi gibi ilim merkeziydi. İctimaî anlamda pek çok rol üstlenen bu ev, Medine’ye gelen âlimlerin Ravza’dan sonra ilk uğrak yerleri arasındaydı.

Üstad’ın çift daire şeklinde kurulan evinin diğer dairesi üniversite kütüphanelerini aratmayacak bir zenginliğe sahipti.

Muhterem Mahmud Efendi de Üstâd’ı bu evde ziyaret etmiş, ona yazılı bir icazet vermişti. Bu yolla “Nakşibendîlik” Filistin cihadıyla olan irtibatını müesses hale getirmiş oldu.

Gönül isterdi ki, Üstadı defalarca ziyaret ettiğim o evde İFAM’ın ilim talebeleri de olsa aksiyon sahibi bu büyük mücahid âlimi dinlese… Ne var ki geçen yıl umre zamanında Medine dışında olan (hastanede) Üstat bu yıl da evinde yoktu. Zira Kurban bayramının arefesinde (16.11.2010) ebedi yurduna irtihal etmişti.

  • SEYYİD ÖMER GEYLÂNÎ

Seyyid Ömer Geylânî Yemen asıllı bir seyyid aynı zamanda muhaddis ve fakih. 40 yıldan daha uzun bir zamandır Mekke-i Mükerreme’de öğrenci ve hocalara yönelik olmak üzere iki ayrı halkada dersler akdediyor.

Ömer Geylânî Hoca otele oğlu Hamid ve öğrencisi Şerif’le birlikte geldi. İkindi sonrası başlayan sohbet -iki ayrı surette- yatsıya kadar devam etti. Hoca ilim ve edep merkezli bir konuşma yaptı; hitap dili kadar hal dili de etkiliydi

Üstat’la, Yemen’de devam eden olaylar, ilmi faaliyetler, Türkiye’nin hariçten mütâlaası gibi hususlarda uzun sayılabilecek bir sohbet yaptık.

Üstat geçen yıllarda Türkiye’de Bedîuzzaman (rahimehullah)’la alakalı bir programda tebliğ sunmuş, bu vesileyle Risale-i Nur’a da vukûfiyeti var. Risaleleri okurken nasıl bir alimle karşılaştığını sorduğumda, Bediuzzaman’ın sufi bir âlim olduğunu söyledi.

Üstat İFAM’da okuyan kardeşlerimizin Arap diline ve İslamî ilimlere vukufiyetine tanık olunca Türkiye adına umutlandığını ifade etti. Kendisini gelecek yıl Müslim’in son bölümünü okutmak üzere Samsun’a davet ettiğimde gelebileceğini söyledi.

Üstat otelden ayrılırken kardeşlerimin sayısını sordu, 40 olduğunu söyledim. Aradan bir saat kadar bir zaman geçmişti ki öğrencisi Şerif aradı, dört-beş kişi otelin otoparkına gelebilir mi, diye ricada buldu. Arkadaşlar gittiler, otele döndüğümde gördüm ki Üstat herkese iki paket hurma göndermiş.

  • Dr. TAHİR

Muhammed Tahir Nur Veli, Hint asıllı, Ümmü’l-Kurâ’da hadis bölüm başkanlığı yapmış bir ilim adamı. Mekke-i Mükerreme’yi yakın tarih itibariyle de tanıyan Dr. Tahir, otelde “Mekke” konulu bir konferans verdi.

Üstat, el-Fâkihî’nin “Ahbâr-u Mekke”si ile Ezrakî’nin “Tarih-u Mekke”sinin hulasası mahiyetinde olan konuşmasında yakın dönem ulemasının şifahi mirasından da nakillerde bulundu. Onların hadis-i şerifleri fıkh etmedeki derinliğine işaret eden nakillerden birisi de şu hadisle alakalıydı: Hz. Fâtıma (radiyallahu anha) el değirmeniyle hububat öğütmekten dolayı elleri şişmiş su toplamıştı. O sı­rada Allah Resulü’ne birtakım harb esirleri getirildiği Hz. Fâtıma'ya ulaştı. Hz. Fâtıma da o esirlerden bir hizmetçi istemek üzere babasına gitti, fa­kat babasını evde bulamadı. Derdini Hz. Âişe'ye anlattı. Ardından Allah Resulü geldiğinde Hz. Âişe, Fâtıma'nın geldiğini ve bir talebinin olduğunu kendisine iletti. Efendimiz Hz. Ali ve Fatıma yataklarında istirahate çekildiği bir vakitte kalkıp evlerine gitti. Hz. Ali, Efendimiz’in evlerine gelişini şu şekilde nakletmektedir: “O gelince biz hemen yatağımızdan kalkmağa davrandık. Allah Resulü: ‘Yerinizde kalınız!’ buyurdu ve (ikimizin arasına oturdu) hattâ ben göğsümün üzerine dokunan iki ayağının serinliğini hissettim. Daha sonra: ‘İyi dinleyin! Ben size, sizin benden istediğiniz hizmetçi­den daha hayırlı bir şeyi söylüyorum: Siz (gece) yataklarınıza girdiğinizde otuz dört defa Allâhu Ekber, otuz üç defa Elhamdulillah ve otuz üç defa Subhânellah deyiniz.’ Bunları söylemeniz siz­ler için benden istediğiniz hizmetçiden daha hayırlıdır." buyurdu.[12] Hz. Fatıma (radiyallahu anha)’nın Allah Resulü (sallalalhu aleyhi ve sellem)’nden ev işleri için hizmetçi taleb etmesi üzerine Efendimiz’in talebi karşılama yerine kızına günlük zikir telkin etmesi, ev işlerinden kaynaklanan sıkıntıların ancak bu şekilde aşılacağına işaret etmektedir. Hadisi şerifi bu çerçevede anlayan Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi Harem imamları, evlerindeki geçim sıkıntılarını arz etmek için gelen kadınlara Efendimiz (sallalahu aleyhi ve selem)’in kızına öğrettiği ezkarı vird edinmelerini tavsiye ederlerdi. Buna riayet eden kadınların evlerinden sıkıntı zail olurdu.

  • SÜLEYMAN SADIK EL-BÎRE

Prof. Süleyman Sadık Hoca, Libyalı… Uzun zamandır Mekke’de ikamet ediyor. Ümmü’l-Kurâ’da mastır ve doktora derslerine giriyor. Hoca’ya İFAM’ın müfredatından bahsedince heyecanlandı ve tefsir özelinde, “Bu kadar metin bugün maalesef pek çok Arap ülkesinde dahi okutulmamaktadır. Tefsir’de Beyzâvî okuyorsunuz. Bakınız İmam Beyzâvî mütefekkir bir müfessirdir. Bir âlim aynı zamanda usulcü ise onun ibareleri amîk/derin olur. O derinliği her ifade de hissedersiniz. Bundan dolayıdır ki büyük âlimler onu okutmakla iftihar etmişler, üzerine haşiyeler yazmışlardır. Ne var ki günümüzde o ve onun misli eserler terk edilip basit metinler okutulmakta, bu ise öğrenciyi Kur’an-ı Kerim’in nazmındaki nükteleri bulup çıkarmaktan mahrum bırakmaktadır. Bugün avâmla ilim adamı aynı metinleri okuyor.”

Hoca devamla şöyle dedi; “Beyzâvî okumak bu kardeşlerimizde İslamî tasavvur oluşturacaktır. Zira Beyzâvî okudukça zihinleri sürekli fikri tasavvurların mümaresesiyle meşgul olacaktır. Böylece Kur’an-ı Kerim’in gölgesinde ümmetin sorunlarına yeni çözüm ve çareler üreteceklerdir.”

Son dönemde cereyan eden havadisin İslam dünyasında farklı bir Türkiye algısı oluşturduğu Hoca’nın konuşmalarında da hissedilmekte... Türkiye’de bir “Avdetü’l-İslam/İslam’ın dönüşü” yaşandığı kabulüne bağlı olarak heyecan duyuyorlar. Hoca, “Allah Teâlâ Türklerin eliyle İslam ümmetini asırlarca muhafaza etti. Şu kadar yıldır yaşanan fetretin ardından tekrar o günlere doğru gidiyoruz.” diyor.

Hoca’da ki bu algı bilad-ı islam’da ki ulemanın rüyalarına girmiş, bu yıl hac mevsiminde (2010) birini Mekke’de diğerini ise Ravza’da tanıdığım ve bu fakire icazet veren Pakistanlı iki muhaddis iki rüya anlatmıştı. Rüyalardan biri farklı anlamlara çekilebileceğinden bende mahfuz kalmalı. Diğerini ise sizlerle paylaşmak istiyorum. Muhaddis şunları söylemişti: “Büyük âlimlerin de hazır bulunduğu bir icazet merasimiydi. Bir an Allah Resulü (Sallallâhü aleyhi ve sellem)’nün teşrif buyuracağı haberi yayıldı. Kalkıp kapıya doğru yöneldik. Gelen Efendimiz’di. Üzerinde ise Osmanlı ulemasının cübbe ve sarığı vardı. Sağ elini kaldırıp hepimize İstanbul’u işaret etti.”

Malum Allah Resulü (Sallallâhü aleyhi ve sellem) rüyalara üç farklı boyut getiriyor: Rahmânî, şeytani, bir de gündüz akdedilen konuşmaların tesiriyle görülen rüyalar. Temenni ederiz ki umut dolu rüyalar Rahmânî’dir ve tahakkuk vakti yakındır.

Ümmetin Türkiye’ye dair umutları şuna benziyor. Bir hamiyet-perver kişi bir mazlumu, belli mahfillerde mazlûmiyetini konu edinerek müdafaa ediyor. Mazlum da bundan hareketle bütün planlarını kurtarılacağı kabulü üzerine bina ediyor. Eğer onun zannı, hamiyet-perver şahsın niyetiyle ayniyet arz etmezse yaşadığı sevinç yakın gelecekte hem maddi hem de manevi anlamda yaşayacağı hayal kırıklığı yanında mukayese kıymetine bile sahip olmayacaktır.

Tekrar Muhammed el-Bîre’ye dönersek, Hoca Türkiye’deki istikamet algısını destekler mahiyette şu ifadeleri nakletti: Muhammed Kutup İstanbul’da Mahmud Efendi’yi ziyaret edince bir an kendini Devlet-i Âliyye’nin muhteşem zamanları içinde yaşıyor zannetmiş ve şöyle demiş; “Hocam! Burada öyle bir dünya inşa etmişsiniz ki, sanki şu kadar inkılâp bu coğrafyada hiç yaşanmamış.”

  • SAİD TANTAVÎ

Muhammed Said Tantâvî’yi ilk olarak 2004’te bir ikindi namazında Fakih Mescidi’nde ziyaret etmiş, birlikte evine kadar yürümüş, yalnız yaşadığı hanesinde bir müddet misafir olmuştuk. Müteakip yıllardaki hac ve umrelerde de fırsat buldukça hem duasını almak, hem de hakkında yazmayı düşündüğüm yazı için kendisine sorular yöneltmek için Fakih Mescidi’ne giderdim.[13]

Üstat Tantavî; tekkesi, müridi olmayan, namsız-nişansız bir veli. Aynı zamanda kafa arşivine kaydettiği eserler itibariyle bir “mektebetün hayyetun natıkatün/ayaklı kütüphane”dir. İki özelliğinden taviz vermiyor: yalnızlık ve kendini izmâr etmek. Bunun için ilmi, evliliğe tercih edip hiç evlenmedi.

Yalnızlık onu bebeklikte bir tanıdı, bir daha da hiç bırakmadı. Babası Şeyh Mustafa Tantavî 1343’te 46 yaşında vefat ettiğinde o henüz üç aylıktı. Sâlihiyye’den kabristanlığa kadar uzanan dört kilometrelik yolu babasını ahirete tevdi etmek için dolduran kalabalığı görse de onların niçin yürüdüklerini anlayamayacak kadar küçüktü.[14]

Üstat erken yaşlarda annesini de kaybetti. Said’e ilerleyen yıllarda ailenin en büyük ferdi olan ağabeyi Ali ve Şam’ın zahit âlimleri mürebbi oldu.

Üstat okul yıllarında zekâ ve hafızasıyla temayüz etti. Ağabeyi Ali, Antere b. Şeddâd’ın sekiz ciltten mürekkep külliyatını onun için satın alınca içindeki bütün olayları ve şiirleri ezberledi.[15]

Üstat Bedruddin Hasenî’nin etkisinin hissedildiği Şam’da mücahid bir âlim olarak neş u nemâ etti. Fransızlar Devlet-i Âliyye’nin Hamidiye Kışlası’nda yaptığı camiyi eğlence merkezine dönüştürüp, duvarlarına suretler asınca biçare Müslümanların yüz akı olacak gençlik kıyamının başında Said Tantavi vardı. Said arkadaşlarıyla birlikte camiyi geri alana kadar mücadeleye devam etti.[16]

Üstat kendini izmar etmede o derece hassas davrandı ki, şöhret olur endişesiyle telif ettiği eserleri basmaktan imtina etti. Bende el yazısıyla “eş-Şeceretü’ş-Şeybiyye”sinin temhidi var. Hamdele cümlesindeki “beraet-i istihlâl”den Hoca’nın muhalled usule ne derece vakıf olduğu anlaşılıyor.

Dostları da Üstadın yalnızlık ihtiyarı ve kendini izmar etmesinden müşteki fakat hali değiştirmeye şimdiye kadar kimse muvaffak olamadı. Süleyman el-Bire ile hadisenin bu boyutunu konuşurken şöyle dedi: “Uzun zamandır kendisine rica ediyorum. Ya ders okut ya da müsaade et gençler gelsinler, sorular sorsunlar, cevaplarınız kaydedilsin, bir tashih sürecinden geçtikten sonra neşredilsin, ümmet istifade etsin. Aksi halde bu ilim sizinle birlikte kabre gidiyor.”

Üstadı yazdıklarını neşretmeye ya da yazılmak üzere konuşmaya kimse ikna edemedi. Fakat o bu haliyle müslüman gençliğe “adım yaşasın” diye yazan, hâsılı tahsil eden müelliflerden daha çok şey öğretti. Onlara ihlâs, tevazu, izzet, ittikâ gibi her biri kitap çapında izahı kabil yüzlerce mefâhîm-i islâmiyyeyi tanıttı.

İFAM bünyesinde ulûm-u islamiyyeyi tahsil eden kardeşlerimiz bu müstakil medresede talebe olsunlar gayesiyle her umrede Fakih Mescidi’ne gider, üstadı ziyaret ederdik. Geçen yıl Harem’de daha fazla kalabilmek amacıyla kitapçılar dışında hiçbir yere gitmeme kararı aldık. Gerçi Üstad’ı ziyaret bu kararın istisnasıydı. Mekke-i Mükerreme’de olduğumuz günlerde Cidde’de hastanede olduğundan görüşememiştik. 2009 yılı umresindeki buluşmamızda talebe-i ilme tavsiyelerini istirham edince Fudayl b. İyâz’a ait şu ifadeleri nakletmişti:

أُسلكْ سبل الهدي لا يضرُّك قلة السالكين و تجنّبْ سبل الضلالة ولا يغرُّك كثرة الهالكين [17]

Bu ifadeler yalnızlığı ve izmârı ihtiyar edip modern zamana meydan okuyan bir allamenin seksen küsur yıllık hayatının hulasası mahiyetindeydi. O, İslam’ın yeniden inşasının ancak muhalled usul esas alınarak gerçekleşeceğine inanan ilim talebelerine uzun yıllar onlarla, yüzlerle ifade edilmelerinin bir nakısa arz etmediğini, davalarının doğruluğunu kemiyetle değil Hakk’a aidiyetle değerlendirmelerini tembihliyordu. Üstat bu ifadeleri أَعِدْ/ tekrar et” diyerek teker teker her bir kardeşime söyletti. Sanki onu bir daha göremeyecektik ve hâlidî bir öğüdü fert fert herkesin ruhuna perçinliyordu.

Onu önceden tanıyan kardeşlerimin onunla buluşma iştiyakı, İFAM’a geçen yıl katılanların ise görüşme arzusu bir Perşembe günü bizi tekrar Harem’den vasıtalarla Fakih Mescidi’ne taşıdı.

İkindi namazı eda edildikten sonra Üstad’ı görebilme arzusuyla geriye dönüp mesbuklar arasında Onu aradım. Zira rahatsızlığından dolayı ya cemaate namazın başında yetişemez ya da selamdan sonra gelir müstakil bir cemaat yapardı.

Ne varki sorup soruşturmadan sonra öğrendik ki Üstat Cidde’de Fakih Hastanesi’nde yatıyor. Önce ziyarete gitmeyi düşündük fakat Mekke’de kalacak süremizin az olması ve ulaşım meselesi gibi mülahazaları dikkate alarak bundan vazgeçtik; O an yüreklerimizle en büyük kapıya yönelip Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem)’nün hasta ziyaret ettiğinde başucunda durup mübarek elleriyle onun başını meshederken yaptığı duayı Üstat için terennüm ettik:

[18]
اللَّهُمَّ ربَّ النَّاسِ ، أَذْهِب الْبَأسَ ، واشْفِ ، أَنْتَ الشَّافي لا شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ ، شِفاءً لا يُغَادِرُ سقَماً

*****

Harem’de farklı zamanlarda toplanan yedi meclisin hakikatte tek gündemi, ümmetin saadet asrını milat kabul ederek yeniden var olmasıydı.

Bir öğrenci Lahor’da, Kahire’de, Şam’da, Somali’de, İstanbul’da yaşayacak; bir ilk mektepte, bir lisede, bir üniversitede ya da sonrasında okuyacak; ayrı dillerde neşredilen mecmualarda yazacak fakat aynı havayı soluklayacak, aynı idealler için yorulacak, aynı hocalara öğrenci olacak, bir anlamda onlar bedenleriyle birbirlerine en uzakken ruhlarıyla en yakın olacaklar. Var oluşa esastan katkı sağlayacaklar.

Ulu hocalar da en iyi bildiklerini yazı ve konuşma diline taşıyarak varoluşa katkıda bulunuyorlar. Her biri ayrı metinlerin müellifi olsa da hakikatte aynı nesli telif ediyorlar. Bu yüzden Avvame Hoca ilim talebesine, onun kim olduğunu hatırlatırken; Halil Molla Hatır mevzu mevzu yeni bahisler açarken, Merhum Üstat Muhammed Nemr Siyonist zindanlarında ulemanın çektiği çileyi dile getirirken, Seyyid Ömer Geylânî adâb-ı islamiyyenin temel hususlarını izah ederken, Süleyman el-Bîre, Hz. Musa’nın duasının kabul olduktan kırk yıl sonra Fravun’un helak olduğunu naklederken, Said Tantavî büyük bir ilmî varlık içerisinde yokluğu ihtiyar ederken hep aynı şeyi yapıyor ve söylüyorlar.

 

Facebook

Hutbeler.net tarafından desteklenmektedir.